KARANLIĞA HAPSOLMUŞ BAKIŞLAR

KARANLIĞA HAPSOLMUŞ BAKIŞLAR

Bakıyoruz. 

Göz merceklerimiz bütün gece kendisini hazırlamış. Gece uyumuşlarsa şanslılar. Zira çok kapalı kalmaya alışık değiller. Kendilerini serbest bırakmayalı uzun zaman oluyor. Uzun süren mesailer, iş çıkışı yapılan beklenmedik toplantılar ve son anda çıkmış, yarına yetişmesi gereken belgeler. Hayatımızı kaplayan sayfalar dolusu kağıt ve heceler dolusu kelime… 

Bakıyoruz. 

Yeni modeli çıkmasının üzerinden tam bir sene geçmiş bilgisayarımızın ekranı gözümüzü yormuyor artık. Çözümü bulmuşsun. Sabahları daha aydınlık, geceleri parlaklığı en düşükte. Üzerinden belli bir zaman geçiyor. Terfi ediyoruz. Elimize tutuştukları bilgisayara bir de telefon ekleniyor. Hem de en yeni modelinden. Uzun zaman olmuş maaşını biriktireli ama hala alamamışsın. En büyük hediye oluyor sana. Ekranı daha da küçülmüş sanki ama olsun diyorsunuz. Daha hafif, daha kolay taşırım… Sırdaşın olmuş; tüm hayat sırların, tüm bilgin küçük bir kutunun içine hapsolmuş sanki. Artık sabah parlak; akşam karanlık ayarına da gerek yok. Kendiliğinden yapıyor senin için. Güvenin tam ona. O her şeyi yapıyor senin için. Her şeyi…

Bir yıl geçiyor. 

Terfi edilmişsin yine. Telefon da yeter mi? Bu sefer de araba veriyorlar. Sıradan bir araba. Beş koltuk bir bagaj. Ama her şey sığıyor içine. Bütün eşyalarına yer var. Bilgisayarı taşımaya ne gerek var artık. Her şey arabada gidiyor kolayca. Patronun sana teslim ederken araba anahtarını “Artık daha geç kalkabilirsin.” diyor. Çok seviniyor, kabul ediyorsun. Artık daha geç yatabilirim diye geçiriyorsun içinden. Ben zaten gece insanıyım. 

Tam yarım saat geç kalkacak olmanın hayalini kuruyorsun. Boşuna toplu taşımaya gerek yok. İnsanlara gülümseyip gülümsememek ikileminde kalmayacaksın artık. Tek başına müziğini açacaksın yalnızlığınla baş başa. 

Akşam oluyor. 

Artık araban var. Servisi kullananlar az önce çıktı şirketten. Sesini duydun. Eskiden beraber çalıştığın arkadaşlarını düşünüyorsun. Keşke onlar da terfi edilseler de servise binmeseler diye. Böylece daha çok çalışabileceksin onlarla. Bir alt kattaki bölümde çalışan kadın yemek siparişinde çok iyi. Bütün yorumlardan haberdar. Hemen bir kısa mesaj… Sana da yemek gönderir eğer kendine de isteyecekse. Geçen gün yanlış odaya sipariş etmiş ama bu sefer yeni odayı tarif etmekte fayda var. Malum, birkaç aydır görmüyorsun onu da. O kadar işin gücün arasında nasıl alt kata ineceksin ki? Zor iş…

Bir saat sonra…

Yemeğini getirmişler zor bela. Alışık olmayınca getiren adam da bulamamış odayı. Eskiden bu odadaki adam yemeği özel şirketten istemeye başlamış meğersem. Eve hiç gitmeyince yemek doğrudan oraya geliyormuş. Mantıklı diye geçiriyorsun içinden. Çocuğu var mıydı onun? Olsa ne fark eder ki çalışmak yine şart. Hem çalışmasa çocuğuna yeni çıkan telefonu nasıl alacak? Çocuk, “Baba ama bütün arkadaşlarımda var ben niye alamıyorum?” dediğinde ne cevap verecek? Sorgulamayı bırakıyorsun ve yemeğini yiyorsun. Bu sırada karşında yeni odana koydukları kocaman ekranı olan bir bilgisayar. Klavyesi de çok yeni. Yazdıkça yazasın geliyor. Yemeği bitirmeyi bekliyorsun. Kıyamıyorsun kirlenecek diye. Artık değerlin o sonuçta. Saat geç oluyor ama nasılsa araban var. Hemen gidersin eve işini bitirince. Hem şimdi o kadar işi eve götürmek, taşımak falan da zor. Burada yapar evde üzerinden geçersin. Hem ne olacak sabah nasıl olsa biraz daha geç kalkabileceksin. Araban yok mu? Patron boşu boşuna vermedi sana o arabayı. 

Bir yıl geçiyor. 

Geceleri iş dışında geçirdiğin çok gün olmamış. Patronun her türlü işi sana gönderiyor. Ne kadar iş o kadar güven değil mi? Çok yorulmuşsun artık. Yorgunluk demişsem, fiziksel yorgunluk. Hayatın bu akışkanlığı, macerası güç veriyor zaten o yorar mı? Artık şehir dışı gezilerine yurt dışı gezileri de eklemiş. Bütün sorumluluğu hissediyorsun omuzlarında. Senin bir amacın var sonuçta. Para kazanıyorsun. Hem para kazanmasan olmaz ki? Para olmadan daha büyük evi nasıl alacaksın? Geçen gün internette gördüğün ev mesela. Yatak odası hâlâ aklında değil mi? Geceleri işten döndükten sonra kim o odada yatmak istemez ki? Tamam salonu çok büyük değil ama salon kimin umurunda ki? Salonda oturan mı kaldı artık. Aaa tabi çalışma odasından bahsetmiyorum bile. Manzarası neydi öyle. Hafta sonlarında o çıkmaza düştüğünü sandığın belgeler içinde boğulurken seni rahatlatacak bir manzara olmadan ne yapacaksın? 

Bir ay sonra…

Şirketin aldığı son işten sonra her şey daha da yoğunlaşıyor. Önceki beğendiğin evden vazgeçmek zorunda kalıyorsun. Şirketin çok yakınında bir binada ev ilanı varmış adını yazdırdığın emlakçı haber veriyor. Ev sana uygun diyor. Anlatıyor da anlatıyor. Yetiştirmen gerekenler her saniye daha da artıyor. Kibarlığın ağır basıyor, dinliyorsun sabırla. Tamam diyorsun. Fotoğraflarını gördükten sonra sekreterine gerekli parayı havale ettiriyorsun. Zaten günlerdir eve gidememişsin. Eve taşınacağın gün eşyaları da ayarlamayı kafaya koymuşsun. Azıcık daha sık dişini diyorsun kendine. Belki maaşa zam yapar, terfi ettirirler. 

Artık akşam oldu, hava kararıyor. Bulutlar bile güneşi bizden saklıyor, güneş bile bizden kaçıyor. Elimizdekilere bir bakıyoruz. Duygular  sıfırlanmış, sorgulama zaten yok. Kararlar bizim adımıza çoktan verilmiş. Kullandığımız kelimeler, söylediklerimiz bile başkasının; biz biz değiliz artık. Dünyada yaşayan insanlardan “biri” değil, dünyada yaşayan insan olmuşuz günden güne. Biz değil, bir olmuşuz. Hava karardı artık. Güneş bitti. Bulutlar geliyor içini boşaltmaya. Her şey, herkes bize küsmüş. Yağmur yağıyor, camdan bakan yok.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir