Kategori arşivi: TURKISH

KARANLIĞA HAPSOLMUŞ BAKIŞLAR

KARANLIĞA HAPSOLMUŞ BAKIŞLAR

Bakıyoruz. 

Göz merceklerimiz bütün gece kendisini hazırlamış. Gece uyumuşlarsa şanslılar. Zira çok kapalı kalmaya alışık değiller. Kendilerini serbest bırakmayalı uzun zaman oluyor. Uzun süren mesailer, iş çıkışı yapılan beklenmedik toplantılar ve son anda çıkmış, yarına yetişmesi gereken belgeler. Hayatımızı kaplayan sayfalar dolusu kağıt ve heceler dolusu kelime… 

Bakıyoruz. 

Yeni modeli çıkmasının üzerinden tam bir sene geçmiş bilgisayarımızın ekranı gözümüzü yormuyor artık. Çözümü bulmuşsun. Sabahları daha aydınlık, geceleri parlaklığı en düşükte. Üzerinden belli bir zaman geçiyor. Terfi ediyoruz. Elimize tutuştukları bilgisayara bir de telefon ekleniyor. Hem de en yeni modelinden. Uzun zaman olmuş maaşını biriktireli ama hala alamamışsın. En büyük hediye oluyor sana. Ekranı daha da küçülmüş sanki ama olsun diyorsunuz. Daha hafif, daha kolay taşırım… Sırdaşın olmuş; tüm hayat sırların, tüm bilgin küçük bir kutunun içine hapsolmuş sanki. Artık sabah parlak; akşam karanlık ayarına da gerek yok. Kendiliğinden yapıyor senin için. Güvenin tam ona. O her şeyi yapıyor senin için. Her şeyi…

Bir yıl geçiyor. 

Terfi edilmişsin yine. Telefon da yeter mi? Bu sefer de araba veriyorlar. Sıradan bir araba. Beş koltuk bir bagaj. Ama her şey sığıyor içine. Bütün eşyalarına yer var. Bilgisayarı taşımaya ne gerek var artık. Her şey arabada gidiyor kolayca. Patronun sana teslim ederken araba anahtarını “Artık daha geç kalkabilirsin.” diyor. Çok seviniyor, kabul ediyorsun. Artık daha geç yatabilirim diye geçiriyorsun içinden. Ben zaten gece insanıyım. 

Tam yarım saat geç kalkacak olmanın hayalini kuruyorsun. Boşuna toplu taşımaya gerek yok. İnsanlara gülümseyip gülümsememek ikileminde kalmayacaksın artık. Tek başına müziğini açacaksın yalnızlığınla baş başa. 

Akşam oluyor. 

Artık araban var. Servisi kullananlar az önce çıktı şirketten. Sesini duydun. Eskiden beraber çalıştığın arkadaşlarını düşünüyorsun. Keşke onlar da terfi edilseler de servise binmeseler diye. Böylece daha çok çalışabileceksin onlarla. Bir alt kattaki bölümde çalışan kadın yemek siparişinde çok iyi. Bütün yorumlardan haberdar. Hemen bir kısa mesaj… Sana da yemek gönderir eğer kendine de isteyecekse. Geçen gün yanlış odaya sipariş etmiş ama bu sefer yeni odayı tarif etmekte fayda var. Malum, birkaç aydır görmüyorsun onu da. O kadar işin gücün arasında nasıl alt kata ineceksin ki? Zor iş…

Bir saat sonra…

Yemeğini getirmişler zor bela. Alışık olmayınca getiren adam da bulamamış odayı. Eskiden bu odadaki adam yemeği özel şirketten istemeye başlamış meğersem. Eve hiç gitmeyince yemek doğrudan oraya geliyormuş. Mantıklı diye geçiriyorsun içinden. Çocuğu var mıydı onun? Olsa ne fark eder ki çalışmak yine şart. Hem çalışmasa çocuğuna yeni çıkan telefonu nasıl alacak? Çocuk, “Baba ama bütün arkadaşlarımda var ben niye alamıyorum?” dediğinde ne cevap verecek? Sorgulamayı bırakıyorsun ve yemeğini yiyorsun. Bu sırada karşında yeni odana koydukları kocaman ekranı olan bir bilgisayar. Klavyesi de çok yeni. Yazdıkça yazasın geliyor. Yemeği bitirmeyi bekliyorsun. Kıyamıyorsun kirlenecek diye. Artık değerlin o sonuçta. Saat geç oluyor ama nasılsa araban var. Hemen gidersin eve işini bitirince. Hem şimdi o kadar işi eve götürmek, taşımak falan da zor. Burada yapar evde üzerinden geçersin. Hem ne olacak sabah nasıl olsa biraz daha geç kalkabileceksin. Araban yok mu? Patron boşu boşuna vermedi sana o arabayı. 

Bir yıl geçiyor. 

Geceleri iş dışında geçirdiğin çok gün olmamış. Patronun her türlü işi sana gönderiyor. Ne kadar iş o kadar güven değil mi? Çok yorulmuşsun artık. Yorgunluk demişsem, fiziksel yorgunluk. Hayatın bu akışkanlığı, macerası güç veriyor zaten o yorar mı? Artık şehir dışı gezilerine yurt dışı gezileri de eklemiş. Bütün sorumluluğu hissediyorsun omuzlarında. Senin bir amacın var sonuçta. Para kazanıyorsun. Hem para kazanmasan olmaz ki? Para olmadan daha büyük evi nasıl alacaksın? Geçen gün internette gördüğün ev mesela. Yatak odası hâlâ aklında değil mi? Geceleri işten döndükten sonra kim o odada yatmak istemez ki? Tamam salonu çok büyük değil ama salon kimin umurunda ki? Salonda oturan mı kaldı artık. Aaa tabi çalışma odasından bahsetmiyorum bile. Manzarası neydi öyle. Hafta sonlarında o çıkmaza düştüğünü sandığın belgeler içinde boğulurken seni rahatlatacak bir manzara olmadan ne yapacaksın? 

Bir ay sonra…

Şirketin aldığı son işten sonra her şey daha da yoğunlaşıyor. Önceki beğendiğin evden vazgeçmek zorunda kalıyorsun. Şirketin çok yakınında bir binada ev ilanı varmış adını yazdırdığın emlakçı haber veriyor. Ev sana uygun diyor. Anlatıyor da anlatıyor. Yetiştirmen gerekenler her saniye daha da artıyor. Kibarlığın ağır basıyor, dinliyorsun sabırla. Tamam diyorsun. Fotoğraflarını gördükten sonra sekreterine gerekli parayı havale ettiriyorsun. Zaten günlerdir eve gidememişsin. Eve taşınacağın gün eşyaları da ayarlamayı kafaya koymuşsun. Azıcık daha sık dişini diyorsun kendine. Belki maaşa zam yapar, terfi ettirirler. 

Artık akşam oldu, hava kararıyor. Bulutlar bile güneşi bizden saklıyor, güneş bile bizden kaçıyor. Elimizdekilere bir bakıyoruz. Duygular  sıfırlanmış, sorgulama zaten yok. Kararlar bizim adımıza çoktan verilmiş. Kullandığımız kelimeler, söylediklerimiz bile başkasının; biz biz değiliz artık. Dünyada yaşayan insanlardan “biri” değil, dünyada yaşayan insan olmuşuz günden güne. Biz değil, bir olmuşuz. Hava karardı artık. Güneş bitti. Bulutlar geliyor içini boşaltmaya. Her şey, herkes bize küsmüş. Yağmur yağıyor, camdan bakan yok.

NOTRE DAME’IN KAMBURU

Yaklaşık bir ay boyunca uzun uzadıya okuduğum ve sindire sindire her sayfasının üzerinden geçtiğim, çok derin etki bırakan bir kitap olan ‘Notre Dame’in Kamburu’, ülkemiz için bir hayli değerli olan ve içinde ‘Gurur ve Önyargı’, ‘Romeo ve Juliet’ gibi eserlerin de bulunduğu ‘Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi’nin bir parçasıdır. Romanın yazarı Victor Hugo olup, araştırmalarım üzerine öğrendiğim kadarıyla, sadece bir kitap yazmış olmak ve topluma bazı gerçekleri göstermek amacıyla yazılmış olmayıp bunların yanı sıra çok özel bir amaca daha yönelik yazılmış bir kitaptır. ‘Notre Dame’in Kamburu’ 19. yüzyılda geçmekte olup o dönemlerde yıkılması planlanan ve bunun tek nedeni bakımsızlığı olan güzel katedral Notre Dame’i korumaya çalışmak ve yeniletmek için insanların dikkatini çekmeyi amaç edinerek atılan bir adımdır.

‘Notre Dame’in Kamburu’ benim okuma imkânı bulduğum İş Bankası Yayınlarında yaklaşık 550 sayfa olup gerek olay anlatımları gerekse sayfalarca betimlemelerle okurlarına o dönemi yaşatmak için uygun ortam ve koşulları sağlayan bir kitaptır. Ancak kitapta çok yoğun betimlemeler oluşu, özellikle de kitabın başlarına doğru yapılan, bölümlerce giden şehir ve yer tasvirleri Paris’i çok fazla bilmeyen veya kültür hakkında yeterince bilgi sahibi olmayan bir okuyucu için fazla sıkıcı ve karmaşık olabiliyor. Örneğin iki tane aynı şehirde yaşayan insan düşünün, bu iki kişi birbirleri arasında sizin bilmediğiniz bir bölge hakkında oranın yerlileri olarak konuşurlarsa ve birbirlerine bir yerin tarifini yaparlarsa anlayamazsınız değil mi? İşte kitabın bazı bölümlerinde okurun hissettiği bu olabiliyor. Yine de okura sağladığı kültür bilgisi ve fazladan konulmuş, görüş içeren pencereler de farklı açılardan bakmayı sağlıyor. Ayrıca bu şekilde verdiği üstü yarı kapalı bilgilerle okuyucuya bazı şeyleri görmesini mecbur kılıyor. Örneğin kitabın ilk sayfalarında Paris’te geçen şenlik süresince çalışan insanların şenlik alanına belki gelmiyor olması beklenirken romanda öyle bir yazılıyor ki okuyucu bunun böyle olmadığını, herkesin o anda şenliklerde olduğunu ve işlerini bırakmaya müsait belki de başka bir deyişle vurdumduymaz olduklarını anlatmaya çalışıyor, ki belki de kitabın yazılış amacı düşünüldüğünde bunun çok da mantıklı bir nokta olduğunu ve üzerinde durulmaya değer olduğunu anlamak mümkün.

Victor Hugo, bütün bunları yaparken romanında ve belki de diğer romanlarından da aynı şekilde kullandığı bazı sıra dışı anlatım tarzıyla boy gösteriyor. Örneğin, roman boyunca ve neredeyse her bölümde karşımıza çıkan, yazarın olay anlatımları veya belki betimlemeler sırasında araya girerek okuyucuyla ve kendisiyle konuşur tarzda yazması, günümüze, insanlara ve bazen de zarar görmüş yapılara sitemleri var. Aynı şekilde, anlatım tarzlarını güçlendirmek için kullandığı başka bir yöntem de betimlemelerinde kişilere ve yerlere sanki kodlama yapmış gibi kaleme alıp onu zamanla okuyucu ile arasında sır tutuyormuş gibi, karşısındaki kişinin onun dediklerini anladığını varsayarak anlatması söz konusu. Tabii ki bunu yaparken kullandığı ve sonuna kadar yaşattığı, yorumlarıyla zenginleştirdiği ilahi bakış açısı yer alıyor ve bunu çok baskın bir şekilde tüm roman boyunca devam ettiriyor. Hakim bakış açısına ek olarak, gerek yazarın karakteri olduğunu tahmin ettiğimden gerekse kitabın kurgusu için gerekli olduğundan detaylar ince ince düşünülüp işlenmiş, okuyucuya olay anlatılır, onunla konuşulur gibi yazılmış ve sonrasında kendisiyle konuşur gibi okuyucu bunu anlayabilir veya anlayamaz şeklinde belirtir. Eğer ki yazar okuyucunun bunu anlayamayacağını düşünüyorsa bunu da yazarak bunu daha da detaylı açıklar. Aynı şekilde, bu detaylandırma kişi betimlemelerinde de söz konusu ve bunu yaparken kişinin geçmişinden, karakterinden ve başka akla gelebilecek her özelliğinden bahsederek kişiyi tanıtıyor.

Yazarın, okuyucuyla bu söz konusu konuşmaları sırasında, okuyucu bazı şeyleri daha iyi anlasın diye ‘böyle düşünün, şöyle varsayın, canlandırın’ gibi ifadelere yer veriyor. Aynı şekilde yazar, romanında sürekli kullandığı iki zaman arasında, yani geçmiş ve bugünü arasında yaptığı geliş gidişlerle okuyucunun zaman kavramını daha iyi özümsemesine ve farklılıkları daha iyi anlamasına yardımcı oluyor. Bunların yanı sıra, roman boyunca karakterler herhangi iyi veya kötü bir şey yaptıklarında, okuyucunun bunu anlayışla karşılaması veya tam tersi olumsuz bakması ve yazarın düşündüğü gibi düşünmesini sağlamak için araya girerek bize durumu anlatmaya çalışıyor. Bunu yaparken de ‘Hiçbir şey insana …’ gibi ifadeler kullanıyor. Ayrıca bunu bazen de bizim anlayamayacağımızı veya bize garip geleceğini düşündüğü şeyler için yapıyor.

Victor Hugo, bunların yanı sıra, ileri görüşlülük özelliğini de gözler önüne serdiği Notre Dame’in Kamburu’nda geçmiş ve gününü yoğurarak tahmin ettiği yani başka bir deyişle geleceği gördüğü zamanlar var; ki tahminlerinden bazılarını şu anda da yaşıyoruz. Örneğin; Paris ileride evlerin ortasında kaybolup gidecek derken günümüz için neredeyse 200 yıl önce yapılmış bir nokta atışı yapabiliyordu.

Paris şehrinde geçen bu güzel romanın bazı bölümlerinde yazar öyle bir tasvir yapıyor ki, okuyan kişi heyecanlanıyor ve belki de benim gibi Paris’i görmek hayallerinin içinde buluyor kendisini. Paris betimlemeleri olsun, önemli günler, terimler ve Fransızca’da kullanılan sözcükler ve dahası… Bunların hepsi anlatılırken sözcüğün orijinali kullanılıyor ve gerekiyorsa altına açıklaması yapılıyor ki bu da okuru bilgilendirmek ve aynı zamanda kitabın büyüsünü korumada yardımcı oluyor. Üstelik bunlara ek olarak bu açıklamalar sadece kelimler için kullanılmıyor ve bu ek paragraflar, kültür ve tarih hakkında açıklama yapıp bilgi vermek için de kullanılıyor. Bu paragraf düzeninin güzelliği bununla kalmıyor ve uzun uzun, birçok paragraftan oluşan konuları özetleyen paragraflar, konunun pekiştirilmesini veya arada, bir bölümünü unutmuş bir kişin hatırlamasını sağlıyor.

Yazarın okuyucuyla konuşması, daha önce de belirttiğim gibi roman boyunca devam etmekle birlikte bazen de bu konuşmalar izin alma şeklinde olabiliyor ki bu da roman ayrı bir hava ve hoşluk katarak onu zenginleştiriyor. Romanımızın birbirinden hoş paragrafları sürekli örneklerle ve açıklamalar zengin hale getiriliyor ki bu örneklerden biri de biz Türklerden veriliyor.

Romana genel olarak baktığımızda bu özellikler romanın yapı taşı diyebiliriz ki bu da romanı çok güzel ve okumaya değer sıfatıyla derecelendirmeye elverişli yapmak için yeterli oluyor. Ancak bütün romanın bu güzellikleri küçük de olsa yetersizlik nedeniyle bir hayal kırıklığıyla sonlanıyor. En son sayfalara gelindiğinde ise yazar daha aralarda olan karakterlerin hayatlarının ve son durumunun bir paragraf kısalığında özetini yaparak, uzun paragraflara alışmış ve yazı stiline aşık okur kitlesini hayal kırıklığına uğratıyor. Her ne olursa olsun, kitabın geneline bakıldığındaysa kesinlikle etkileyici ve okumaya değer sıfatının basit kalacağını söylemeden edemeyeceğimi belirtmem gerekir.

İNSANOĞLU NELERİ KAYBETTİ?

Günümüzde her insan bir ben olmaktan çıkıyor. Benlikleri bir sana, bana, ona, buna dönüşüyor. Dünya her geçen gün insanlar için yaşanabilir bir yer olmaktan bir tık daha uzaklaşıyor, yeni bir insanını kaybediyor. Listesinden çıkardığı her bir insan, lisan, nisan bir sonraki gün doğacak güneşi bulutlar ardına atıyor sanki. Peki ya yaşanabilir bir yer olmaktan uzaklaşan bu ayağımızı bastığımız toprak, baktığımız güneş, soluduğumuz havasıyla dünyanın insana kaybettirdikleri, daha doğrusu biz insanların kendimizi yok etmeyi bile göze alarak birbirimizi her gün biraz daha dibe soktuğumuz, diğerimizin oksijenini, ışığını, toprağını çaldığımız bu günlerde bizim kaybettiklerimiz neler?

Bir gün sabah uyandık. Saat 6. Güne başlamanın verdiği uyku dolu, aralarına yaşama sevinci ve bir tutam sevgi serpilen bir gün, camdan sızıp gözümüzün içine içine girmek için direnen güneşimize ‘’Merhaba, hoş geldin; sayende gün yine aydın oldu!’’ diyoruz. Önceki günden kalmış iş, hayat, okul  ve yaşam yorgunluğumuzu sırtımızda bir fazlalık gibi taşıyoruz, sanki hepsinin devrilmesi bizim bir küçük hareketimize bağlı gibi. ‘’Biraz sağa, biraz sola heh oldu, sonunda senden kurtuldum.’’ diyeceğimiz günü sanki hazır bekliyoruz. Çevremizdeki insanların baskıları zaten her dakika üzerimizde, onu taşımak alışkanlık olmuş, fazla gibi gelmiyor artık. Yaptığımız her şey birbirine girmiş. Düşüncelerimiz, kelimelerimiz, cümlelerimiz, zaman, gün, her şey, her şey birbirine karışmış gibi.Bir şeyler yapıyoruz, belki yaptığımız şeylerin uzmanıyız, en iyisiyiz ama ne yaptığımızı bilmiyoruz. Monoton bir hayat bile kafamızı karıştırır olmuş bu hayatta, daha ne olsun?

Bir şeyler yapıyoruz, bir karar alıyoruz, hareket ediyoruz ve yaşıyoruz ama neye, nereye kadar, nasıl? Bu karmaşanın, iç içe geçmişliğin olduğu bir yerde sonunu görmeyi bırak düşünemiyoruz daha, düşünmeyi unutmuşuz. İnsan düşünmeyi unutur mu ki? Yaptığımız hiçbir şeyi düşünmüyorsak  ne hissediyoruz biz? Bir insan düşünmediği bir şey için mutlu olur mu, üzülür veya kızar mı? Peki en başta bunları  yapmayan  insan için öfke, pişmanlık, aşk; bu duygular  çok mu büyük beklenti olur.

Duygusuz, itaatkar, her şeyi kabul eden biri olmuşuz. Biri dediysem biz diye bir şey olduğu için değil ama. İnsanoğlu bir olmuş, birimizin diğerinden farkı yok ki. Bir insanın yediği içtiği, duyduğu, gördüğü, bildiği düşündüğü aynı olursa onun farklı yanımı olur ki? Herkes aynı şeyi kabul ediyorsa kavga  mı olur, eee kavga olmazsa gerçekler nasıl kendini, doğruyu bulur. Ama sorgulamayan olmazsa gerçek denen şey yalnız bir tane olmaz mı? Peki soruyorum size, neyin tek bir doğrusu vardır bu dünyada.

Artık akşam oldu, hava kararıyor.  Bulutlar bile güneşi  bizden saklıyor, güneş bile bizden kaçıyor. Elimizdekilere bir bakıyoruz. Duygular  sıfırlanmış, sorgulama zaten yok,kararlar bizim adımıza çoktan verilmiş, kullandığımız kelimeler, söylediğimiz  bile başkasının;  biz biz  değiliz artık.  Dünyada yaşayan insanlardan biri değil, dünyada yaşayan insan olmuşuz günden güne. Hava  karadı artık. Güneş bitti. Bulutlar geliyor içini boşaltmaya. Her şey, herkes bize küsmüş. Yağmur yağıyor, camdan bakan yok.

AK KADAR AL BAYRAĞIMIZ

Kırmızının beyazdan, beyazın da kırmızıdan çok yakıştığı bir renk var mı acaba ?  O masumiyet, hürriyet ve bağımsızlık duygusunu her bir araya geldiğinde  daha çok hissettiren daha  çok yaşatan ne var ki?

Bayrak her ülkenin simgesiyse beyaz ve kırmızı da bir o kadar bizim simgemizdir. Bayrağımızdaki o al rengi kanın kırmızısını, o her nokta kan kırmızısı da şehitlerimizin vatan sevgisinin açtığı yaralardan akan kanı temsil eder. Kırmızının en sıcak  renk olduğunu düşünürsek, şehitlerimizin damarlarından akmış, vücudundan süzülerek  vatan toprağına damlayan her kan damlası, toprağı delerek  vatanın en  derinlerine  kendi izini bırakmıştır. Kırmızının verdiği hareketlilik, dinamizm, çoşku, azim ve kararlılıksa; şehitlerimizin, Türk kadın ve çocuklarımızın gösterdiği çabanın sembolüdür. Bayrağımızı bir bütün yapan, hilal biçiminde incecik uzanan ay ve güneş gibi bizi aydınlatan, ışığımız, yıldızımızdır.Bu bayrağımızı bayrak, bizi biz yapan ince, zarif dokunuş anlamını gece yarısı kanın üzerine güneş gibi ışık tutup yansımasından  almıştır.Şehitlerimizden akan her damla kanın temizliğini, berraklığını, saflığını temsil eder.

Vatanı bayraksa, bizi kırmızı beyaz temsil eder.

ARKADAŞ

Arkadaş, kardeş, dost olabilmek. Güvenini, sıcaklığını, başını her zaman yaslayabileceği mi bildiğin bir omuzdur.

Arkadaş, varlığında dünyaların senin olduğunu hissettiğin, canın sı kıldığında çekinmeden, güvenip herseyini anlatabildiğin, konuşup tartısabildiğin, sevinci ve üzüntüyü de beraber yaşadığın kişidir. Ne kadar tartısırsanız tartışın sonunda sarılıp barışacağınızı sonra da niye kavga edip zaman kaybettiğinizi düşüneceğinizi’  bilip önceden bir tarafın barıştığı ve hep Mutlu sonla biten masal gibidir. Ne zaman ihtiyacın olursa olsun Yanına gittiğinde varlığının seni tekrar tekrar mutlu ettiği ailendir , canındır. Özgürlüğün, hayat yaşamak ve ayakta durmak için sahip olduğun kanat. Kendisi korumak ve Savunmak için kullandığın pençe ve mutluluğunu her aynaya baktığında daha da arttıran tatlı bir gamzedir arkadaş.

Kardeş her zaman arkadaş olmayabilir ama arkadaş her zaman kardeştir.

FAHRENHEIT 451

 

Bu dönem okuduğum, Ray Bradbury’nin yazarı olduğu bu denli derin bir kitap olan Fahrenheit 451 romanının bize anlatmak istediği birçok düşüncenin en çok üzerinde durulanı insanların hayatı sorgulaması, düşünmesi ve sürüdeki koyun misali her söyleneni yapmaması gerektiğidir.

Bize fazla bilmenin, cahil olmamanın insanları aslında ne kadar korkutabildiğini, cehaletinse onlara güç verdiğine inandıkları ve cehaleti kullanıp insanları bir kalıp makinesinden çıkarırcasına çoğaltmaya çalışıp herkesi basmakalıp yaratmak işleyişlerini anlıyoruz. Bunu yaparken kullandıkları kitap, kütüphane yangınlarıysa da onlar için bir araç, yol oluyor aslında. Ancak bunu anlatırlarken kullandıkları üslup insanı sıkıyor. Sanki hiç bitmeyecekmiş, sürekli aynı şey anlatılıyormuş gibi hissettirdiği düşünceler kitap boyunca devam ediyor. Bu nedenle de kitap okunurken ara verme ve biraz dinlenme ihtiyacı doğuyor. Bu da kitabın bölünmesine neden oluyor. Konu bakımından sürükleyicilik var ama akıcı olmayışı büyük bir problem yaratıyor. Bunun yanı sıra bana göre eser evrenseldir. Çünkü bilgi her zaman en önemli silah olacaktır ve her zaman onları yok etmek isteyen bireyler bulunacaktır. Çünkü en zor düşman her şeyi bilen düşmandır. Bilen insan çözüm üretir. Yapıcıdır. Durduramazsın. Dur durak bilmez çünkü her zaman gelişmek kendini yenilemek yeni şeyler öğrenmek ister.

Geçmişte ne kadar çok korkulduysa bilgili insanlardan, bilgiden günümüzde de korkulmaktadır. Bu nedenle Fahrenhiet 451 kendi çağının ötesine geçmiş, ilerici, ileri görüşlü bir kitaptır.